AYAKLAR BAŞ, BAŞLAR AYAK OLDU ARTIK
Eski,çocukluk yıllarımla şimdiki yılları karşılaştırınca ne çok değişti. Arkadaşlıklar, ilişkiler, aşka saygı, çocuk yetiştirilmesi, büyüklere saygı, topluma saygı ve daha niceleri.
Şimdi ayaklar baş, başlar ayak oldu artık. Değer yargıları sıfıra iniyor her konuda. Öyle ki, ailenin soyu sopu, kökleri nerelerden olduğu gözetmeksizin her cebini dolduran (kara veya ak para), magazin dünyasında "cemiyet hayatı" diye tabir edilen aleme dalabiliyor. Bir sürü imkan dahilinde;
*Zengin bir koca veya eş (iç güveysi durumundan hallice), zengin ve magazinsel bir sevgili ile gazetelerde boy göstererek tanınmak şartı ile, sonrasında bir başka yağlı kapıya dadanmak. Ya da diğerinin kafasını kopartmak. İşte şimdiki devrin aşkları bu mu oluyor? Aşk bu mu şimdi! Kocalar boynuzluyor, kadınlar da boynuzlayabiliyor hatta.... Geçen yazılarımda da yazdığım gibi sapkın ilişkiler vb. Aldatan kocanın aldatıyor olması bir sorun teşkil etmiyor... Çünkü kocanın görevi zaten çalışmak ve eve para getirmek. Çünkü marka almak lazım, sosyeteyle yarışmak lazım ya da sosyete gibi yaşamaya çalışmak lazım. Artık zaten yüz sene olmuş evleneli. Koca, özelinde ne hali varsa görsün aslında, tapulu mal durumu, yıllardır süren bir evlilik, ee bir de çocuklar da var garanti babında. Sıkını yok. Ya da bir çocuk peydahlamak zengin sevgiliden gibi gibi bir dolu plan ,proje ilişkisi, beyinde belirtilen koordinatlar dahilinde stratejik hareketlerle yol almak.
Kızım ilkokula başladığı zaman okulun ilk haftasında bana gelip,"Anneciğim senin Prada marka çantan var mı?" diye sorduğu anda başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü. “Kızım sen nereden duydun Prada'yı?” dedim. Bilmem servis aracındaki yanımda oturan kız arkadaşım sordu dedi. Onun annesi Prada giyermiş seni sordu bana dedi. Dikkatinizi çekmek istiyorum o sırada sanırım 4,5 -5 yaşındaydı. Ben o anda kızıma nasıl bir konuşma yaptığımı şu anda oturup buradan yazmayacağım, ama gereken mesajı şükür ki anlamıştı ve umarım değişmez. Çok defa bunu düşündüm ve dedim ki; demek bu aile veya aileler çocuklarının önünde şöyle diyalog yaşıyor;
-Kocacım bak Prada çanta aldım.
-Karıcım aaa ne banelsin bu ara herkes Gucci alıyor (markaları inanın bana atıyorum lafın gelişi, takip etmem fazla bu işleri çünkü)
Eeee o sırada Barbie oynayan kız çocuğu kulak misafiri oluyor ister istemez diyor ki;
-Hımmmm... demek bunlar moda, ben öğreneyim bari iyice okulda hava atarım.
Ülkemizde inanılmaz başarılı modacılarımız varken, genellikle çoğu yurt dışından almayı tercih ediyor. İtalyan veya Fransız modacılar tercih sebebi. Hatta gidip bazı markaları yurt dışından alıp sonrasında geldiklerinde NY'dan alışveriş yaptım diye caka sattıkları anlarda, bir anda “made in Turkey” yazısını görüp şoka girenleri de bilirim... Neler üretiliyor oysa ülkemizdeki tekstil fabrikalarında ve yurtdışına yollanıyor. Bununla gurur duymaları gerekirken.
Bu kadar konuşuyorum da ben hiç mi marka giymem? Elbette giyerim, severim de ama saplantım yoktur asla. Zamanında ailemden her şeyin en güzelini, en kalitelisini dozunda gördüm çok şükür. Hazmetmek o denli önemli ki bence. Bu tarz insanlarda maalesef hazım bozukluğu olduğu kanısındayım. Bazı tanıdıklarım var ve ben sohbetlerine bazen tahammül edemiyorum. Sebebi; ayakkabı alırsam "Christian Louboutin" alırım, valla başka giyemiyorum topuklarımı acıtıyor diğer markalar” Eeee be kadın evlenmeden önce ne giyiyordun sen baba evindeyken? Bilmiyor muyuz sanki be kardeşim. Komik valla ya.
Bundan uzun seneler evvel ismi lazım değil, hayatımda çok önem verdiğim bir arkadaşım vardı. Özünde çok iyiydi ancak, tek kusuru maalesef aileden kaynaklanıyor olsa gerek (parayı sonradan bulmuşlardı çünkü) fazlasıyla marka düşkünü oluşuydu. Marka olmayan bir şeyi asla giymezdi, kınardı falan insanları. Ben bu işe gıcık olurdum içten içe. Bir gün ona bir ders vermeye karar verdim ve özel olarak pazara gittim. Kendisine hediye olarak, şu anda anımsamıyorum ama dünyaca tanınan bir markanın birebir taklidi bir sweat-shirt aldım. Bir güzel paket yaptım ve ona verdim.
Size yemin ediyorum koca yaz ne zaman karşılaşsak neredeyse her defasında üzerinde o pazardan aldığım kıyafet vardı, marka ya üzerinden çıkartmadı. 2-3 sene sonra ona gerçeği itiraf ettiğimde yüzünü görmenizi isterdim. Önce biraz kızdı bana ama sonra kendi haline gülmeye başladı ve bir daha asla marka saplantısı olmadı. Çünkü anladı ki insanın aslında kendi özgüveni, duruşudur önemli olan. Hani derler ya sen asilsen çuval giysen de yakışır.
Sağlığınız, huzurunuz yerinde, sevdikleriniz dibinizde, paranız cebinizde olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder